Öz-farkındalık ve Pozitif Psikoloji (Ali ve Ezgi'nin hikayeleri)
- Gorkem Bilenoglu
- 19 Ara 2024
- 7 dakikada okunur
Akış teorisini geliştiren psikolog Csikszentmihalyi aynı zamanda pozitif psikolojinin kurucu babalarından biri olarak kabul ediliyor. Pozitif psikoloji sanki her şeyi olumlayan, “Eğer gerçekten istersen her şeyi başarabilirsin” tarzı bir klişe kişisel gelişim malzemesi gibi geliyor kulağa ilk etapta. Ama temsil ettiği öğreti öyle değil aslında. Baskın psikoloji biliminin yalnızca patolojiye, soruna ve istenmeyen semptomları ortadan kaldırmaya yönelik oluşunu kısıtlayıcı buluyor.
Pozitif psikoloji bunun ötesinde pozitif tatmin edici bir hayatın nasıl yaşanacağı, kişinin kendini gerçekleştirmesine giden yolda hangi süreçleri incelemesi gerektiği ve anlam arayışının neye benzeyebileceği üzerine sorular soruyor. Hazcılık ya da koşulsuz mutluluk üzerine bir yaklaşım da değil çünkü bireyin istediği gibi bir hayat inşa edebilmesi için sorumluluk alması ve anlamı kendi oluşturmasına dokunan bir tarafı da var. Bu açıdan varoluşçu felsefeyle de temas ettiği noktalar var.
“Bunun performansla ilişkisi ne?” sorusuna da bakalım. Performansın merkezde olduğu herhangi bir kültürün içinde patoloji temelli bir psikolojik yaklaşım, günlük rutine devam etmenize engel olacak bir zihin durumunda olduğunuzda devreye girer. Burada odak biraz daha hangi süreçlerin zarar gördüğüne ve sorunları ortadan kaldırmaya yönelik. Bozulan bir arabayı tamire götürmek gibi.
Yaygın görüş böyle olduğu için, spor çevrelerinde de bir psikologla çalışmanın ön koşulu bariz sorun yaşamak ve son çare olarak kriz anlarında ya da hemen sonrasında böyle bir çalışma talep etmek olabiliyor. Bu da sporcunun sürece dair beklentilerini etkiliyor: birkaç seansta sonuç almak, “arızayı tamir etmek”, ve yoluna devam etmek istiyor. Beklentiler böyle şekillenince ve tabii ki süreç böyle ilerleyen bir süreç olmadığı için de kısa sürede motivasyonunu kaybedip çalışma disiplininden kopabiliyor.
Profesyonel bir tenis oyuncusunu düşünün. Adı da Ali olsun. Ali’nin antrenman sürekliliğiyle ilgili ya da sakatlıkla ilgili bir sorunu yok. Genele baktığımızda, arada küçük dalgalanmalar olsa da performans grafiği yükselişte. Ama zaman zaman maçlarda zihinsel süreçlerini yönetmekte zorlanıyor. Geriye düştüğünde ya da belirleyici sayıları oynarken çekinerek oynadığını ve rahat hareket edemediğini hissediyor.
Bu ve benzeri senaryoların birden fazla maçta tekrarlanması ve bazen maç sonucu üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olması üzerindeki baskıyı arttırıyor. Ali önemli maçların öncesindeki akşamlarda uykuya dalmakta zorlanıyor ve bu durum oyundan aldığı zevki, maç içindeki performansını ve konsantrasyon kalitesini etkiliyor. Yine kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söylediği bir malubiyet sonrasında Ali ve antrenörü bir spor psikoloğu ile çalışmaya karar veriyor.
Ali’yle bir spor psikoloğu olarak çalışırken sadece yaşanan sorunlara odaklandığımı ve semptomları ortadan kaldırmaya yönelik hızlı bir çözüm sunmaya çalıştığımı düşünüyorum. Ona bir takım nefes egzersizleri ve iç sesini yönetmeye yönelik bazı çalışmalar sunuyorum. Büyük maçlardan önceki gecelerde belli bir saatten itibaren ekrana bakmaması, onu rahatlatan şeyler yapması ve maçla ilgili olumsuz senaryoları düşünmemesi üzerine anlaşıyoruz. Negatif düşünceler geldiğinde de nasıl dikkatini dağıtabileceği ve düşüncelerin uzaklaşmasına nasıl yardım edebileceği üzerine bir strateji belirliyoruz.
Bu yaklaşımda içime sinmeyen iki temel yapısal faktör var. Birincisi, çalışmanın odağının kaygının kaynağından uzakta, yüzeydeki semptomlarda olması. Nereden geldiğini anlamadan kaygının göstergelerini ortadan kaldırmaya çalışıyorum. Evin çatısı akıtıyor ve ben çatıyı tamir etmek yerine akan yerin altına bir kova yerleştiriyorum. Çünkü çatıyla ilgilenmek, sorunun nerede olduğunu anlamak ve onun üzerine çalışmak çok daha uzun ve çaba gerektiren bir süreç. Olaya sorun-çözümü odaklı yaklaşarak aslında Ali’nin de bu süreçte kendisiyle ilgili farkındalığını arttırma fırsatını kaçırmasına neden oluyorum.
İkincisi ise yaptığımız çalışma soruna o kadar odaklanmış durumda ki, süreç içinde beslenebileceğimiz pozitif kaynakları gözden kaçırmamıza sebep oluyor. Ali başarılı bir tenis oyuncusu, küçük yaştan beri severek tenis oynuyor ve bu sayede tenisi mesleği haline getirmiş. Tenisini bir adım öteye taşıdığını hissettiği zamanlar, aslında oyunun içinde olduğu, süreçten keyif aldığı ve performans kaygısını daha az hissettiği zamanlar.
Ben iyi giden süreçlere odaklanmadığım için ya da Ali’ye “Tenisle ilişkin nasıl başladı?”, “Profesyonel olabilecek yeteneğe sahip olduğunu ilk ne zaman fark ettin?” Ya da “Tenis oynarken kendini en iyi hissettiğin anların detaylarını anlatabilir misin?” gibi sorular sormadığım için Ali’nin süreçte işimize yarayabilecek güçlü yanlarına temas edememiş olduk. Bu şekilde temellenen daha bütüncül bir çalışma, Ali’nin kaygısının altındaki süreçlerde değerleriyle uyuşmayan bazı düşünce biçimlerini fark etmesine ve onları dönüştürürken aktif bir rol oynayabilmesine ortam hazırlayacaktı.
Pozitif tecrübelere dair farkındalık değerlerimizi, güçlü yanlarımızı ve hayatı anlamlandırma şeklimizi anlamak için çok değerli bir kaynak. Kendimizi en iyi ifade ettiğimiz anlarla bağımız koptukça, zorlandığımız süreçlere dair derinlikli bir anlayış geliştirmek de daha zorlu bir hale geliyor. Yani pozitif tecrübeler, tersine mühendislik yapabilmemiz için bir referans noktası oluyor bize. “Kendimle en çok temasta olduğum anlar neye benzer? Performansımı en kolay sahiplendiğim anlarda neler hissediyorum?”. Bu soruların cevaplarını verdikçe işlerin bizim için istediğimiz gibi gitmediği zamanlarda da sekteye uğrayan süreçleri fark edebilmemiz kolaylaşıyor.
Sporcu, performansını ve iyi oluşunu desteklemek için zihinsel süreçleri üzerine çalışabilir ve bu çalışmada yaşanılan tıkanıklıklar kadar, pozitif tecrübeleri tanımak da önemli rol oynar dedik. Burada anahtar kelime “süreç”. Sporcular her ne kadar antrenman süreçlerinin orta/uzun vadede faydasını gördüklerini, antrenman programını bilmekle ya da sadece birkaç gün uygulamakla bir kazanım elde etmeyeceklerini bilseler de, zihinsel antrenman söz konusu olduğunda çok hızlı bir dönüşüm beklentisine girebiliyor.
Sürecin temelinde de öz-farkındalığı geliştirmek yatıyor. Performansın önündeki en büyük engeller çoğunlukla sporcuyu bu farkındalıktan “koruyan” süreçlerle birlikte geliyor. Bir daha altını çiziyorum, farkındalıktan koruyan. Çünkü farkındalık beraberinde sorumluluk getiren, kişiyi harekete geçmeye ve süreçleri üzerinde kontrol sahibi olmaya iten bir olgu. Bu da çaba, enerji ve zaman demek.
Bazen sorumluluğun altına girmemek, bizi zorlayacak bir çalışmaya başlamamak için o konuda yapabileceğimiz bir şey olmadığını düşünmek isteriz. Böyle durumlarda dışsal faktörleri sebep göstermek, bizi kendimizle ilgili çalışılabilecek bir süreç olduğunu farketmekten korur çünkü böyle bir alanın varlığını benliğimize bir saldırı olarak görebiliriz. Ama çoğu zaman zorlandığımız süreçler dışarıda ne olduğundan çok, olanın bizde nasıl bir yansıma bulduğuyla ilgili. Farkındalık kazanmak demek de, bu süreçlerle temas edebilme ve onları dönüştürebilme becerisidir aslında.
Burayı da biraz hikayeleştirelim. Ezgi bir futbolcu. İstanbul’un üç büyük kulübünden birinde, yetiştiği altyapının A takımında oynuyor. Ezgi alt yaş gruplarında takımında genellikle lider rol üstlenmiş ve çoğu yaş grubunda kaptanlık yapmış. Yeteneği sebebiyle de 4 sene önce 19 yaşındayken genç bir oyunucu olarak A takıma çıkmış.
Bu sene başında takıma katılan, Ezgi’yle aynı mevkiyi paylaşan bir oyuncu daha var. Antrenör sezon başında ilk 11’de bu oyuncuyla başlıyor ve Ezgi çok uzun zaman sonra ilk kez yedek kulübesinde zaman geçirmeye başlıyor. Takımın iyi oynadığını görüyor ama yine de kendisine haksızlık edildiğini düşünüyor ve antrenörüne kızgın olduğu için antrenmanlarda aralarında bir soğukluk oluşuyor.
Sezonun ilerleyen bölümlerinde Ezgi tekrar süre bulmaya başlıyor fakat bu sefer de performansı kendi seviyesinin altında ve bu hem takım hem de antrenörü tarafından fark ediliyor. Oynadığı son üç maçta da ikinci yarıda oyuna girip istediği performansı gösteremeyince, sonraki iki maçta yedekten de oyuna giremiyor. Performansının düşüşünden, onu formdayken oynatmayan antrenörünü sorumlu tutuyor ve öfkesi daha da artıyor. Takımın kaybettiği bir maç sonrasında antrenörü ile sözlü bir kavga ediyor. Bu durum futboldan aldığı keyfi de azaltıyor. Ezgi kendini antrenmanlara zorla sürükler bir halde buluyor ve yakın arkadaşının tavsiyesi üzerine bir spor psikoloğu ile görüşmeye başlıyor.
Ezgi ilk görüşmelerde hala çok kızgın ve ilk seanslarda çoğunlukla antrenörüne olan öfkesi üzerine konuşuyoruz. Takımın liderlerinden biri olduğunu, bu yüzden de kenardan oyuna girip istediği performansı gösterememesinde şaşırılacak bir şey olmadığını söylüyor. “Lider oyuncuyu kulübede bekletirsen, ikinci yarıda yarım saatlik sürede de en iyi oyununu görmeyi bekleyemezsin. Lider dediğin sahada takımla birlikte olmalı.”
Yedek kulübesindeyken bir şeyleri kaçırdığını ve olaylardan geri kaldığını hissettiğini söylüyor. Böyle hissettiği için de oyuna sonradan girdiğinde gergin ve kaçırdığı süreyi telafi edecek kadar iyi oynaması gerektiğini düşünüyor. “Antrenör beni çok iyi tanıyor, böyle hissedeceğimi biliyor ve buna rağmen beni kenarda bekletiyor. En çok da buna kızıyorum.”
İlerleyen süreçte biraz lider olmanın anlamı ve liderliğin onun için ne ifade ettiği üzerine konuşmaya başlıyoruz. Sorumluluğun, iletişimin, yardımlaşmanın öneminden bahsediyor ve geçen sezon, işler kötüye gitmeden önce takım arkadaşlarıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Biraz daha konuştuktan sonra birlikte fark ediyoruz ki, yedekte oturan takım arkadaşlarına kendisine veremediği desteği sağlamaktan hiçbir zaman geri durmamış.
Geçen sene bir hazırlık kampında süre bulamamakla ilgili kötü hisseden genç bir takım arkadaşına az da olsa dakika bulmanın çok değerli bir fırsat olduğunu, her zaman kenarda hazır bekleyerek takımda çok önemli bir role sahip olduğunu ve işlerin ne zaman nasıl değişeceğinin asla bilinemeyeceğini üzerine bir konuşma yaptığını hatırlıyor. “Bir ihtimal bu söylediklerin senin için de geçerli olamaz mı?” diye soruyorum. Bu sefer biraz da tereddüt ederek “Ama ben yapı olarak yedek kalmaya uygun bir oyuncu değilim ki.” diyor.
İlk defa bu noktadan sonra bir insanın yapısının ne demek olduğu, Ezgi’nin yapısının neye benzediği, hangi olaylar ve hangi düşünceler üzerine şekillendiği üzerine konuşmaya başlıyoruz. Yavaş yavaş bu yapının esnekliğini, ve bazı değerlerin kendisine bile mantıklı gelmeyen birtakım düşünceler üzerine şekillendiğini fark ediyoruz. Görüyoruz ki takım arkadaşlarına sunduğu destek kendisine yardımcı olamıyor, çünkü onun kendine kurduğu yapıda destek verilebilecek biri olmaya yer yok.
Hiç farkında olmadığı inançlarını fark etmek, zaman içinde yapısında esnekliği engelleyen kısımları tanımasını sağlıyor. Bu tabii ki de çalışmanın ilk adımı ama Ezgi süreçteki asıl kırılma noktasının yedek kalması değil, oyuna sonradan girmeye karşı aldığı katı tavır olduğunu fark ediyor. Antrenörüne yönelttiği kızgınlığın kendini sindirmesi daha zor bir durumdan koruduğunu görüyor. Öfke olarak kendini gösteren duygunun altında, onun için işleri zorlaştıran asıl duygu olan utancı tanımaya ve onun üzerine çalışmaya başlıyoruz.
Böyle bir farkındalık, bizi yüzeysel bir çalışma yapmaktan ve ilk gördüğümüz semptoma tutunmaktan kurtarıyor. Ezgi’yle öfkesini yönetmek üzerine odaklansaydık belki de kısa vadede antrenör ile yaşadığı gerginliği çözecek ve bir süre sonra, kızgın hissettiği zamanlarda kullanabileceği birkaç zihin egzersiziyle birlikte çalışmayı sonlandıracaktık. Utanç yerine öfkesi ile çalışmak ikimiz için de çok daha konforlu bir süreç olurdu ama nasıl bir fırsata temas etmenin kıyısından döndüğümüzü bilemezdik.
Bu yüzden önce fark etmek, derinleşmek ve anlamak için zaman tanımak zihinsel süreçler üzerine çalışırken çok kıymetli. Aynı şekilde Ezgi’nin güçlü yanlarından biri olan liderlik üzerinden konuşuyor olmamız, belki de Ezgi’ye iyi yaptıklarının yanında zamanla hassas noktalarını da konuşabilmek, benden önce kendisine söyleyebilmek için bir alan açtı.
Ezgi’nin de Ali’nin de hikayeleri ismi ya da içerikleri değiştirilmiş hikayeler değil. İkisi de tamamen kurgu. Ama Ezgi ve Ali gerçek olmasa da, Ezgi’ler ve Ali’ler gerçek. Ellerinden gelenlerin en iyisini yapıyorlar ve performansın acımasız olabilen dünyasında spor üzerinden oluşturdukları kimlikleri ve değerleri korumaya çalışıyorlar. Bunu kimi zaman bilerek kimi zaman da hiç farkında bile olmadan yapıyorlar ve farkında olmadıkları kısımlar omuzlarında yük olabiliyor.
Bu bölümde farkındalığın rolü ve pozitif süreçlerin kendimizi yakından tanırken en az zorlandığımız süreçler kadar zengin kaynaklar oluşu üzerine konuştum. Ezgi ve Ali’nin kısa hikayelerinin sizde uyandırdıklarıyla ilgili bana geri dönüşte bulunabilirsiniz.




Yorumlar