Seve Seve Yapmaya Dair
Bir Düşünce
Geçtiğimiz hafta aldığım eğitim kapsamında Soren Kierkegaard üzerine bir buçuk saatlik bir ders dinledim. Günüm oldukça yoğun geçmişti ve derse yetişebilmek için akşam yemeğini aceleyle ağzıma tıkmıştım. Geç kalma telaşı bitip kendimi anlatılana bıraktığımda, eğitmenimiz de iyiden iyiye forma girmeye başlamıştı. Dersin sonlarına doğru kendimi korka korka saati kontrol ederken yakaladım birkaç kere. Sürenin sonuna gelmeyi hiç istemiyordum.
1800’lerin Kopenhag’ında Kierkegaard’ın hayat yolculuğu, yaşadığı ikilemler ve kısa hayatına sığdırdığı birçok eserin piştiği düzlemi dinlemek zevkliydi tabii ki. Ama ders sonunda en az Soren’in hayatı kadar bir insanın işini severek yapmasının yarattığı fark üzerine düşünüyordum. Eğitmenimizin anlattıklarını yaşamasından, ara ara kendi hayatıyla bağ kurmasından ve bütün bunları büyük bir iştahla, gözlerinin içi parlayarak yapmasından çok etkilenmiştim.
Hemen sonrasında aklım aynı günün sabahında izlediğim bir tenis maçına gitti. Seri başlarından genç bir oyuncu, 6-0 aldığı ilk set sonrasında ikinci sette maçı bir an önce kapatmak istiyordu. Oyunu oynamaya tahamülü bir sebeple o kadar azdı ki, ardarda hatalar yapmaya başladığında hazırlıksız yakalandı ve kendisine müthiş öfkelendi. Turnuvanın en iyilerinden olan bu 12 yaşındaki çocuk, ikinci setin yarısından fazlasını yüksek sesle ağlayarak ve kendini eleştirerek oynadı. Benim için izlemek oldukça zordu ve sonunda maçı kazandı.
Daha bu yaştan bir sporu sevmeden yapmanın bir çocuğa hayata dair nasıl mesajlar verdiğini düşündüm. Sonra da performans kültüründe keyif almanın, sevmenin gittikçe hıza ve başarıya kurban edilişinin. Bu değişimin bizi yaratıcılıktan da esneklikten de gittikçe uzaklaştırışının.
Yaptığımız işin kendisi yerine aslında kazanmayı, övgüyü, statüyü ya da parayı sevdiğimizde süreçte bize ne kalıyor? Gözlerimizin içi gülmeden, içimizde bir kıpırtı duymadan geçen günlerin yerini doldurabilecek ne var? Ne oldu da yapılan işi, geçirilen zamanı sevmek taviz verilebilecek bir boyut olarak ikinci plana atıldı?
Bir insan, bir şeyi gerçekten sevdiğinde bu sevgi dışarıya katlanarak yansıyor ve çoğu zaman o insanın bile fark etmediği şekillerde dünyayı değiştiriyor.
İki Alıntı
1.
“Her insan diğerlerinin arasında kendine has bir ışıkla parıldar. Birbirinin aynı iki ateş yok. Büyük ateş, küçük ateş, her renkten ateş var. Sakin ateşli insanlar var, onların alevi rüzgarda bile etkilenmez; buna karşılık ateşleri etrafı kıvılcımla dolduran çılgın ateşli insanlar da var. Kimi ateşler, sersem ateşler, ne aydınlatır ne yakar; ama bazıları yaşamı öyle bir iştahla tutuşturur ki, insan onlara gözünü kırpıştırmadan bakamaz ve onlara yaklaşan kavrulup yanar.”
Sevmenin Kitabı / Eduardo Galeano
2.
“Ama yanlış seçimler hep böyle yapılır zaten - başka seçimin olmadığına kendini inandırarak. Belki bunu da bir hedef olarak koymalıyız.
Neyi?
Senin, başka olası seçenekler de olabileceğini anlamaya yardımcı olmanı.”
Divan / Irvin Yalom
Üç Soru
1.
En severek yaptığım ve iyi de yaptıklarım neler?
2.
Zorunda olduğum için keyif almadan yaptıklarım neler?
3.
Zorunluluktan yaptıklarımda bile keyif alabileceğim kısımlar var mı?




Yorumlar