top of page

AAAAAAA vs VOHOOO

Ucundan aşina olanların bildiği gibi tenisin puan sistemi bir gariptir. Bir oyunu kazanmak için aldığınız puanlar 1-2-3 diye değil, 0-15-30-40-oyun diye sayılır. Bunun sebebi de eskiden puanların analog saatler üzerinden takip edilmesi ve berabere durumunda avantaj sayıları oynanacağı için son kısmın 45 değil, kalan alanı iki eşit parçaya bölmeye yarayacak 40-50-60 şeklinde kadrana işlenmesidir. 


Ama günün ilginç tenis bilgisi bu değil. 


İngilizcede puanlar sayılırken 0 için aşk, sevgi anlamlarına gelen “love” kelimesi kullanılır. Yani 15-0=fifteen-love, 0-40=love-forty, oyun-0=love game. Kesin olmamakla birlikte bu kullanımın da, henüz hanesine puan yazdırmamış tarafın o ana kadar yalnızca oyuna olan sevgisi adına oynamış olmasından geldiği söylenir. Yani sıfıra karşı kaybettiğiniz bir oyunda elinizde tek kalanın puanlar oynanırken tenisten aldığınız zevk olduğuna yapılan bir vurgu. 


Tam da kaybetmek üzerine düşünürken, bir önceki yazı Kaybetme Sanatı’nı paylaştığımın ertesi günü, sevdiğim bir tırmanış bülteninden “A Game Worth Losing - Kaybetmeye Değecek Bir Oyun” isimli bir mail aldım. Netflix tarzı spor belgesellerindeki “Ne olursa olsun kazanmak için buradayım.” ya da “İkincileri kimse hatırlamaz.” tarzı yaklaşımların defalarca kez derinleşmeksizin tekrarlanmasını eleştiriyordu. 


Sürekli böyle bir baskı altında keyif almak, özdeğerini performansına bağlamamak, sürecin içinde kalabilmek ya da kendini gözlemleyebilmek mümkün müydü? Kendi tırmanış deneyimime döndüm ve hem en tepelerde hem de en dipteki duygularıma uzaktan bakmaya çalıştım.


Benim yaptığım sporda ortalama 30 metrelik bir kaya hattına tırmanıyorsunuz. Bu duvar bazen dümdüz, bazen de yukarı ve arkaya doğru tırmanmanızı gerektirecek şekilde negatif eğimli oluyor. Kaya tırmanışı için “kazanmak” demek, ipe hiç ağırlığını vermeden tamamen yüzeyin girinti-çıkıntılarını kullanarak hattın sonuna ulaşmak demek. Eğer benim için zorlu bir rotayı tırmanıyorsam, bu süreç ancak milimetrelerle ölçülebilecek tutamakları, aralarındaki sekansı ve vücut pozisyonlarını tüm nüanslarıyla ezberlemek anlamına geliyor. 


Limitinde tırmanmanın keyfinin verdiği hafiflik ve rotayı bitirme beklentisinin yarattığı ağırlığı gözlemlemenin birçok yolu var. Hele de tanıdığınız birisiyse mimikleri, nefes alış-verişleri, hareketlerinin akıcılığını rahatlıkla bir teraziye koyup tartabilirsiniz. 


Bende kusursuz çalışan turnusol ise düşüşe verdiğim tepki. 3 saniyelik uzun ve çevreyi inleten bir AAAAAA sesi. O kadar hızlı oluşmuş olamayacağını bildiğim şiddetteki öfkeyi, belli ki rotanın o noktasına kadar taşımış, içimde tutmak için efor harcamış ve performans bittiğinde koyuvermişim. Aynı yorucu bir ralliden çıkan bir tenisçinin raketi defalarca yere vuracak gücü kendinde bulması gibi. Bu enerji başka bir yere kanalize olabilirdi…


Bu deneyimin diğer tarafında ise düşüşe verdiğim bir diğer tepki var: VOOOHHOO. Benim tarafımda merak, tatmin ve heyecanın sesi. Sonuç birebir aynı ama kendimde düşme hakkını gördüğüm, bir sonraki deneme için iştahımın kabardığı bir ruh halindeyim. 


Dışarıdan bakıldığında iki senaryoda da kaybediyorum. Ama bunlardan birisi kaybetmek gibi hissettirmiyor. Bu tek deneyim o günün devamını, haftaları ve hatta yılları etkileyebiliyor. Yaptığım işe ve kendimi tanımaya olan ilgimi artırıyor. Antrenman motivasyonumu ve kendimi zorlamaya karşı duyduğum isteği besliyor. 


Bunlar “kazanmanın” formülünü yazarken dışarıda bırakılamayacak kadar değerli değiller mi?

 
 
 

Yorumlar


© 2024 by Görkem Bilenoğlu, MSc. 

bottom of page