Maç İzleme Deneyimi
Bir Düşünce
Spordan hikayeleri çıkarabilsek geriye anlamsız hareketler için harcanan inanılmaz çabalardan başka bir şey kalmazdı heralde. Oyun çevresinde gelişen hayatlara tanık olmak bizi büyülüyor, ekranlara, stadyumlara ve o rahatsız plastik koltuklara bizi tekrar tekrar çekiyor. Bir yandan da spor izleyicisi aksiyonun merkezinden uzakta, hikayeyi yalnızca tüketen tarafta değil. Bu tiyatrodan etkilenen, onu etkileyen, hikayeye dahil olan ve tek bir maçın çevresinde kimi zaman milyonlarca yeni hikaye üreten bir tarafı da var.
Geçtiğimiz haftasonu ailemle bir 1. lig voleybol maçını canlı izlerken kimi noktalarda gözlerimin dolduğunu farkettim. Spor salonunun uğultusu, oyuncuların mimikleri ve bir olayın çevresinde toplanmış yüzlerce insan olmanın ilkel hissiyatı eminim katkıda bulunmuştur ama beni duygulandıran tam olarak neydi emin değilim. Bir yandan da tam karşımdaki “Filenin Askerleri” isimli taraftar grubunun maç boyu yaptığı tezahuratları ve bir dakika bile oturmamış olmalarına gözüm takıldı. Yüzlerini seçebildiğim bazılarının bir günlerini zihnimde canlandırmaya çalıştım, en sevdiğim aktivitelerden biridir. Maçtan nostaljik ve hoşnut bir hisle ayrıldım. Bu vesileyle küçüklüğümden bu yana spor izleyicisi olmanın, taraftar olmanın ve tribünde olmanın hikayemdeki yerini ve benim için anlamını düşündüm.
En başlarda maç izlemek benim için bir araçtı. Normalde alınmayan cipsler maç bahanesiyle eve girerdi, ben de ilk 10 dakika pakete yumulup cips bittikten sonra maça ilgimi kaybederdim.
İzlediğim ilk canlı spor müsabakaları eski evimizin hemen üstündeki Yeşilköy Stadyumu’nda oynanan maçlardı. Yetişkinlerin oynadığı futbolun tenefüslerde oynadığımızdan ne kadar daha sert olduğunu o zaman farketmiştim. O kadar mesafeden bile birbirine çarpan omuzların sesinin, kaval kemiklerinin ve topun çıkardığı gürültünün üzerimde yarattığı şaşkınlığı hatırlıyorum. Kalecilerin bu toplara gönüllü bir şekilde atlıyor olmasına hayret etmiştim, sonra ben de kaleci oldum.
14 yaşında evden ayrılıp Kadıköy Anadolu yatakhanesinde yaşamaya başladıktan sonra futbolun hayatımda kapladığı alan o zamana kadar hiç olmadığı ve belki de bir daha hiç olmayacağı kadar büyüdü. Öğle aralarında yatılı-gündüzlü maçlarında kaleyi koruyor, başka dönemlerin maçlarında zıplamaktan izleyemediğim ve sesim kısılana kadar ezberletilmiş marşları bağırdığım bir 40 dakika için yemekhanedeki öğle yemeğini kaçırıyor, akşamları TV odasında izlenecek maçlar için üst dönem abilere yer tutup karşılaşmayı ikinci dakikasından itibaren arka sıralardan takip ediyor, izlenecek bir maç olmadığı akşamlar okulun kapalı spor salonunda yine futbol oynuyor ve tüm bunların arasında telefonuma indirdiğim “Best Saves of Gianluigi Buffon” videosunu tekrar tekrar izliyordum.
Üniversitede kaya tırmanışı yapmaya başladıktan ve fena sayılmayacak bir roman okuru haline geldikten sonra futbolun, özellikle de çevremdeki futbolun hikayelerine ilgim azaldı. Hayatımdan tamamen çıkmadı tabii ama “spor=futbol” denklemi işlevini yitirdi benim için. Öğrenilmiş sahte bir agresyonun sürekli tekrarı ve dünyada oynananın çok altında bir kalitedeki futbol, yeni hikayelerin önüne set çekiyor ve merakımı köreltiyordu.
“Bu insanlar ne düşünüyor, ne hissediyor, kafalarının içi nasıl bir yer?” sorularıyla yeniden meraklanmak sporla ilişkimde ikinci bir sayfanın başlangıcı oldu. Rekabetçi ne varsa izlemekten keyif alıyor (curling hariç, o bir türlü olmadı) ve daha önce hiç farkına bile varmadığım detaylarla heyecanlanıyordum. Tenis, yüzme, koşu, voleybol, dart, snooker, bisiklet, satranç… Bambaşka dünyaların kapısını bu sorulara cevap arayarak sporla tekrardan bir ilişki kurmak.
Sanırım tam da bu yüzden canlı bir maç ya da yarış izlemenin deneyimi de başka bir noktaya geldi. Tiyatro izlemek ya da canlı bir müzik dinlemek gibi: bütünüyle ve tutkuyla elindeki işe odaklanan, kabul ettiği birtakım kurallara kendini sorgusuz sualsiz adayan insanlarla aynı havayı solumak ve fiziksel/zihinsel eforlarına tanık olmak.
İki Alıntı
1. Oyuncular, ayaklarıyla, tribünlerde ve ekranları başında yürekleri kabarmış, binlerce ya da milyonlarca meraklıya hitap eden bir gösteride yer alırlar. Bu oyunun yazarı kimdir? Teknik direktör mü? Yapıt çoktan aşmıştır yazarını. Oyunun gelişimi oyuncuların moraline ve yeteneklerine bağlıdır. Belirleyici olan şanstır ve rüzgar gibi ne yöne eseceği belli olmaz. Bu yüzden oyunun sonu hem seyirciler hem de oyuncular açısından tam bir bilmecedir.
Gölgede ve Güneşte Futbol / Eduardo Galeano
2. Maçı kimin kazandığını boşverin. Hayatımız boyunca izlediğimiz filmlerin ve maçların, okuduğumuz kitapların yüzde kaçını hatırlıyoruz ki zaten? Mesele hissettiklerimiz. Ve o hisleri paylaştığımız insanlar. Spor bu yüzden var.
Bulutlarda Bir Ömür (Socrates Dergi sayı:98) / İnan Özdemir
Üç Soru
Bir performans izlerken hangi detaylar duygularımı harekete geçirir?
İşini iyi yapan biri bende nasıl bir his uyandırır?
Bir hikayede neye tanık olmak o hikayeye karşı merakımı söndürür?




Yorumlar