Düşünülmek Bile İstenmeyen
Bir Düşünce
Bundan birkaç hafta önce birlikte çalıştığım bir sporcuyla konuşurken, onu en çok rahatsız eden düşüncenin spor kariyerinin bitmesi fikri olduğundan bahsetti. Performans, sakatlık ya da başka bir sebeple yaptığı işten geri dönmemek üzere uzaklaşma fikrinin nasıl zaman zaman aklına geldiğini ve onu gözü kapalı nasıl savuşturduğunu anlattı. “Düşünmek bile istemiyorum.”
Aklıma gelen ilk düşünceler ortada onları çağıran hiçbir tehdit yokken nereden çıktıkları oldu. Bu sporcu kendine çok dikkat eden, yediği-içtiği konusunda son derece titiz, uykusundan taviz vermeyen, antrenman atladığı görülmemiş ve hiçbir koşulda ısınma-soğuma rutininden çıkmayan biriydi. Önce içimden tüm bunları sırasıyla masaya döküp savuşturma işinde ona katılmak geldi. Tam listeyi aklımdan geçirmeye başlamışken tek bir cümle daha geldi aklıma: “Ama gerçekten de kariyerin bir noktada bitecek.” Bir sebeple bu cümle ağır bastı, ben de onun gösterdiği yolu takip ettim.
“Sen her şeyi doğru yapsan da gerçekten de bu kariyer belki 5 gün, belki 5 yıl belki de 15 yıl sonra sona erecek. Üstelik belki sonun gelişini görebileceksin, belki de tamamen sürpriz olacak. Ne zaman gelirse gelsin, eminim, başarmak, tamamlamak istediğin şeyler yarım kalacak. Antrenmanların, maçların yerini alan maddi/manevi boşlukla ne yapacağına karar vermek zorunda olacaksın. Bitişe gidene kadar bilinmezliklerle döşeli yolun şimdiden kestirebildiğimiz tek bir noktası varsa, o da bir sona sahip olduğu. Üstelik bu spora ilk başladığın anda üstü kapalı bir şekilde sen de bunu kabul etmiş oldun. Bütün bunları bilmek nasıl hissettiriyor?” Buradan sonra yönümüz o bilinmez sona değil de sona gidene kadar olan sürece döndü kendiliğinden.
Felaket senaryoları üzerinden anlamsızca evhamlara sürüklenelim demiyorum. Ama düşünmek bile istemediklerimiz, zihnimizin kapılarından tekme tokat kovduklarımız tekrar tekrar aynı kapılara dayanıyorlarsa belki de bir müsaade etmek lazımdır. Eminim seslerini duyurmak için mücadele etmekten onlar da yorulmuşlardır. Belki sakinleyip kafalarındakileri anlatsalar, kendi kendilerine çıkacaklardır. Kelimeleri tükenene kadar konuştuktan sonra söyledikleri hala anlamsız geliyorsa, en sonunda “hadi abi” diyip temelli vedalaşabiliriz bu sayede.
İki Alıntı
1.
“İnsanların hep onları bir yerlerde bekleyen çatlakları vardır, sadece onlara ait, DNA’ları kadar eşsiz ve kişisel bir çatlak. Ve insanların çoğu hayatlarını hiç onlara denk gelmeden geçirseler de, senin gibi küçük talihlilerin bir sabah kendi çatlaklarıyla burun buruna geliverdiği, düşünmeye başladığı ve her şeyi sorguladığı, aniden yanıt bulması gereken soruları sonunda kendine sormaya başladığı görülür, bu yanıtların gezegenin öte yanında, fırtınalı bir okyanusun ortasında rüzgarların dövdüğü bir adanın üzerindeki viranede olmasının da hiçbir önemi yoktur. Her yıl gerçekleşen ve aydınlığa kavuşturulamayan tüm o kayboluşların nedenini hiç kendi kendine sormamışsındır. Çatlaklar, ahbap, daha uzakta aramamak gerek: Çatlaklar.”
Çatlak / Jean-Paul Didierlaurent
2.
Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve babandan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her gün seni yeni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde.
Ağaçlar / Hermann Hesse
Üç Soru
Hayatımda hiç bitmesin istediklerim neler? Bitecekler mi?
Hangi sonları düşünmek bile istemem?
Bir şeyin sonlu/sınırlı oluşu, onunla ilişkimi nasıl etkiler?




Yorumlar