top of page

Bir Düşüşün Anatomisi

4 Şub
3 dakikada okunur

Bir Düşünce


Geçtiğimiz cuma son yılların en hikâyeli tenis günlerinden bir tanesi oldu. Final maçını muhtemelen çok kısa süre sonra hatırlamayacağım 2026 Avustralya Açık’ın erkek yarı finallerinin oynandığı gün: 30 Ocak 2026 


Gün Alcaraz-Zverev maçıyla Türkiye için erken bir saatte başladı. Ben de dürüst olmak gerekirse, bir sonraki maçı beklerken hem zaman geçirmek hem de moda girmek için televizyonun karşısına kuruldum. Tam da tahmin ettiğim gibi maç hızlı bir şekilde 2-0’a geldi: Alcaraz gülücükler saçarak oynadığı her sayının tadını çıkarırken Zverev bir kez daha büyük bir sahnede kritik anlarda risk almaktan kaçıyor ve kaçınılmazı hızlandırıyordu. 


Alcaraz artık 3. seti de kapatmaya yaklaşmışken, Zverev’e piyango çıktı. Carlos bir anda yaşadığı kramplar sebebiyle hareket edememeye başladı, üstelik bu durum da 30-40 dakika kadar sürdü. Bu sayede Zverev ilk setini rahat bir tie-break oynayarak, ikincisini de Alcaraz’ın hareketliliğini iyiden iyiye geri kazanmasına rağmen elde ettiği momentumu devam ettirerek aldı. 


Böyle durumlarda ne olursa olsun geriden gelenin psikolojik bir üstünlüğü olur. Her ne kadar Zverev istikrarlı bir şekilde kendini son maçlara taşıyıp bu maçları kaybetmesiyle, ve Alcaraz sanki skor diye bir şeyin varlığından habersiz oyunuyla daha bu yaştan inanması güç geri dönüşlere imza atmış olsa da… Rüzgar şimdilik 1.98’lik Alman raketin arkasındaydı.


Zverev belki de kariyerinin en iyi tenisini oynuyordu bu noktada. Geri çizgiden çok daha net vuruşlar yapıyor, fileye geliyor ve bir şekilde Alcaraz’ın her sözüne verecek bir cevabı varmış gibi gözüküyordu. Son sete servis kırarak başladı ve skoru 5-3’e getirdikten sonra maçı bitirebilecek servisleri atmak üzere çizgide yerini aldı. Zaten ne olduysa da o andan sonra oldu. 


Hulk’tan Bruce Banner’a istemsizce geri dönmüş bir süper kahraman gibi, en ihtiyacı olduğu anda Zverev neredeyse oyundan çekildi. Maçtan çekilmedi tabii, ama henüz elde etmediği potansiyel bir galibiyeti koruma moduna geçti. Toplar daha yumuşak ve köşelerden ziyade kortun ortasına gitmeye başladı. Takip eden 4 oyunda turun en iyi servisçilerinden olan Zverev iki kere servis kırdırırken, Alcaraz da servislerine tutundu.


5-4, 5-5, 5-6 ve 5-7.


Maça konuk yorumcu olarak gelen Altuğ çok yerinde bir yorum yaptı durumla ilgili: “Kendini bu seviyelere en istikrarlı şekilde atan oyunculardan birisi Sasha ve aynı zamanda bu yarattığı fırsatlardan da en istikrarlı şekilde yararlanamayan oyuncu.” 


Zverev’in fiziksel özellikleri açısından rakiplerinden geri kalan bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Güçlü servislere, hızlı ayaklara ve üst düzey bir vuruş kalitesine sahip. Oyun çeşitliliği açısından her zaman tartışmalara açık tabii ki, ama öncekilerde olduğu gibi bu maçın kilidini açan da tamamen bir tavır meselesiydi bence. Kazanma ihtimali ete kemiğe bürünüp karşısında dikildiği anda tekrardan kendini kabuğuna çekti. Bunu fark etmek için sıkı bir tenis izleyicisi olmanıza bile gerek yok.


Akış Açısı Podcast’in son bölümünde Soren Kierkegaard’ın “leap of faith” kavramından bahsetmiştim, Türkçe’si iman sıçraması. Arada ciddi bir boşluk olan bir mesafeden karşıya geçmek istediğinizi düşünün. Bunu tehlikeli bulabilir ve atlamamayı tercih edebilir ya da olan gücünüzle koşarak zıplayıp bu sıçramanın yeterli olmasını dileyebilirsiniz. Ama böyle bir ikilemdeyseniz “yarım adım” diye üçüncü bir şansınız olmaz. Yavaşlayarak ya da aşağı bakarak adımlamak bir olasılık değildir.


Zverev bir kez daha son adımında yavaşladı, tereddüt etti, belki de aradaki mesafeyi sorguladı. Bu kez bu “imansızlığın” sonuçlarını izlemek benim de içimi cız ettirdi. Bir sonraki atlayışı izlemeyi iple çekeceğim ve kendi çapımda yine yüreklendiren tarafta yer alacağım. Zverev’e üstüne alınmayı tercih ederse, en yerinde mesajı hemen maçın ardından rakibi kameraya yazdı.


İki Alıntı


1.

Bir insanın olgunluğu, küçük bir çocukken oyunlar oynadığında sahip olduğu ciddiyeti yeniden bulmasına bağlıdır.

İyinin ve Kötünün Ötesinde / Friedrich Nietzsche


2.

Yürümek, insan faaliyetleri arasında en faydalı olanıdır. Bu şekilde mekanlarımızı oluşturur ve bütün dünyaya uyum sağlarız. Bu, yinelemenin -bir ayağı sürekli diğerinin önüne atmanın- gerçekte kişinin anlam ifade edecek bir gelişim göstermesini sağladığının canlı örneğidir. Ebeveynlerin çocuklarının ilk adımlarını kutlamaları tesadüf değildir. İlk ve belki de en büyük adımlar bağımsızlığa işarettir. 

Nietzsche ile Yürümek / John Kaag


Üç Soru


1.

Tehlikeli bulduğunuz ve atlamayı göze alamadığınız uçurumlar neler?


2.

Kendinizden emin, sonunu düşünmeden olan gücünüzle kendinizi karşıya attığınız uçurumlar neler?


3.

Kararsızlıkla ve endişeyler yaklaşıp, “yarım adım”la geçmeye çalıştığınız uçurumlar neler?

 
 
 

Yorumlar


© 2024 by Görkem Bilenoğlu, MSc. 

bottom of page