Akış ve Motivasyon
- Gorkem Bilenoglu
- 26 Mar 2025
- 5 dakikada okunur
Akış, pozitif psikolojinin kurucularından kabul edilen Csikszentmihalyi’nin geliştirdiği bir teori ve köklerini Abraham Maslow’un çalışmalarından alıyor. Teorilerin tarihi tarafına çok fazla girmek istemiyorum ama temelde psikolojiye sadece patolojik taraftan olan baskın bakış açısını kısıtlayıcı buluyor pozitif psikoloji. Yani patoloji derken psikolojinin sadece bir bozukluk, bir problem, bir fonksiyonsuzluk söz konusu olduğunda devreye girmesinden bahsediyorum. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, pozitif deneyimlerin bu süreçteki rolü ve mutluluk gibi kavramlar üzerine kafa yoruyor.
Akış teorisi de insan mutluluğu üzerine yapılan çalışmaların bir sonucu. Kendimi en mutlu hissettiğim anları düşünmem istenince ilk etapta kafamda şöyle bir resim canlanıyor: Deniz kenarındayım, hava sıcak ve ben gölgedeyim. Etrafta pek fazla insan yok. Deniz pırıl pırıl ve ben de o sessizlik içinde beni tamamiyle içine almış bir roman okuyorum. O güne dair bir sorumluluğum yok, yetişmem gereken bir yer yok, gidermem gereken bir ihtiyacım yok. Sadece roman karakterleriyle birlikte olay örgüsünde gittikçe daha derine giriyorum.
Csikszentmihalyi, hayat memnuniyeti ve mutluluklarına dair araştırma yaptığı geniş insan topluluklarında böyle bir sonuca ulaşmıyor. Para, belli bir noktadan sonra mutluluğu daha yukarı çekmiyor. Tabii ki temel ihtiyaçlarını karşılayabilir olmak insanları belli bir mutluluk seviyesine getiriyor ama bundan sonrasında grafik gittikçe düzleşiyor ve daha fazla para daha mutlu insan anlamına gelmiyor.
Ayrıca miras yoluyla ya da loto gibi şans oyunlarından hayatı boyunca çalışmasını gerektirmeyecek kadar yüklü miktarda paralar kazanan insanların da geçici bir süreliğine mutlu olup kısa bir zaman sonra eski mutluluk seviyelerine döndüğünü gözlemliyor. Ne yani, hiçbir çalışma sorumluluğum olmadan, gideremeyeceğim hiçbir ihtiyaç olmadan sahil sahil gezerek dünyanın en güzel romanlarını okumak beni mutlak mutluluğa eriştirmez miydi yani? Kısa bir süre için bile durup düşününce sanki sadece tüketmenin yorgunluğunun bir süre sonra üzerime çökeceğini hissediyorum.
Birlikte çalıştığı insanlar arasında uzun vade mutluluğu ve hayat tatmini en yüksek olanların arasında bir bağlantı gözlemliyor. Bu insanlar gelir düzeylerinden ve çalışma yoğunluklarından bağımsız olarak günlük hayatlarında diğerlerinden farklı birtakım aktivitelerde bulunuyorlar ve bunları düzenli bir şekilde tekrarlıyorlar.
Bu aktiviteler becerilerini kullanmalarını gerektiriyor. Yani yaptıkları aktiviteler ne yaparken sıkılacakları kadar kolay ne de zorluğunun altında ezilip pes edecekleri kadar zor. İşlerini yaparken net hedeflere sahip olduklarını hissediyorlar ve süreç içinde kendilerini düzeltebilmek için geri dönüt alabilecekleri bir mekanizma var. Öyle ki bu aktiviteleri yaparken zaman algılarını yitiriyorlar. Bazen saatler saniyelere, bazen de saniyeler dakikalara dönüşüyor. Bu aktivitenin sonunda elde edecekleri sonuçtan değil, tamamen aktiviteyi yapıyor olmaktan motive oluyorlar ve bundan besleniyorlar.
Becerilerini kullanmaları gereken bu işleri öylesine eforsuz yaptıklarını hissediyorlar ki aktivitenin kendi kendine, bir nehir gibi “aktığından” bahsediyorlar. Ortada bununla ilgili bir teori yokken, birbirinden habersiz birçok kişi hislerini aktarmak için akış kelimesini tekrarlayarak Akış Teorisi’ne de ismini vermiş oluyorlar.
“Bu aktiviteler neyse biz de yapalım yahu!” diyorsanız, bunun aktivitelerin ne olduğundan çok, yapan kişinin becerileriyle ve ilgi alanlarıyla nasıl bir bağ kurduğuyla ilişkisi var. Bir ressam resim yaparken ya da bir basketbolcu maçın son hücumunu oynarken akışta hissedebildiği gibi, bir borsacı trade yaparken ya da bir çiçek yetiştiricisi bitkileriyle ilgilenirken de akışta hissedebiliyor. Günlük hayatlarında kendilerini akışta hissettiği anların payı ve yoğunluğu, mutluluk üzerinde diğer bütün parametrelerden daha büyük bir etkiye sahip.
Ben yine sporcular üzerinden bir anlatıyla devam edeceğim ama günlük hayatında belirli bir alanda ortaya koyduğu performansla değerlendirilmeyen biri olduğunu düşünmüyorum. O yüzden sporcu değilseniz de yaptığınız işi, hobinizi, ilişkilerinizi ve sosyal hayatınızı düşünebilirsiniz.
Eski spor ilahlarından bahsederken hep sorunlardan beslenen, özel hayatından problematik ve sporuyla bağımlılık-vari ilişkiler kuran figürler hiç de az değil. Bu da bir alanda başarılı olmak için süreçten zevk almanın gerekli olmadığını, sevdiğin işi yapmanın hiçbir şey ifade etmediği gibi yanlış çıkarımlara götürebiliyor bizi zaman zaman. Ben bunları biraz daha ilkel buluyorum ve günümüz elit sporunda, rekabetin geldiği bu seviyede bir yere sahip olduğunu düşünmüyorum. Performansınız sürdürülebilir ve kendini besleyebilen temellere dayanmıyorsa kısa vadede başarılı gözükebilseniz de ilk zorlukta sistemden eleniyorsunuz. Çark kimsede olmayan yeteneğinizle ya da fiziksel potansiyelinizin ne olduğuyla pek de ilgilenmiyor.
Sürdürülebilir spor performansıyla ve iyi oluşla sıkı ilişkisi olan 4 temel psikolojik beceri var ve Akış mucizevi bir ilaç gibi bu dört beceriyi de besliyor: motivasyon, odaklanma, özgüven ve duygu yönetimi. Hepsine tek tek bakalım.
Kaliteli motivasyondan dediğimizde, ortada dengeli beslenmeye benzer bir reçete var. İçsel ve dışsal motivasyon kaynaklarının bir arada olması ve kişinin beslenebileceği kaynaklar ne kadar çeşitliyse o kadar kaliteli bir motivasyondan bahsediyoruz. Buradaki durumu biraz işin nöropsikolojisi üzerinden konuşalım.
Motivasyonun beyindeki molekül karşılığı dopamin. Beyin dopamini ödüle ulaşacak davranışı sergilemem için bir itki olarak salgılıyor. Beyin için ödül demek yüksek kalorili yemek, seks, uyaranlar ya da bunların hepsine ulaşmamı kolaylaştıracak olan para ve yine bunlara erişme ihtimalimin artması anlamına gelen sosyal onay ve takdir. Dopamin bu ödüllere ulaştığımda da belirli bir miktarda salgılanıyor ama asıl yoğun salgılandığı zamanlar bu ödüllere ulaşacağım anların hemen öncesi. O beklenti anı.
Ben performansım ve onun getireceği dışsal ödül arasındaki bağlantıyı fazlasıyla güçlendirmişsem ve içsel bir kaynaktan beslenmiyorsam bu ödüle ulaşamadığım zamanları adeta bir ceza gibi hissediyorum. Aynı bağımlılıkta olduğu gibi bir yoksunluk duygusundan bahsediyorum.
Bir de şöyle bir gerçek var ki, ne profesyonel spor ne de herhangi bir performans branşında efor ve ödül arasında doğrusal bir ilişki yok. Yani sizin sıkı çalışmanız her zaman bir ilerleme ya da başarı anlamına gelmiyor. Bir yüzücü her yarışında en iyi derecesini yapamıyor ya da bir bilardo oyuncusu katıldığı her turnuvayı kazanmıyor. Bağlı olduğum tek kaynak dışsal bir ödül olduğunda da, o ödüle ulaşamadığım her denemede performansa dair motivasyonum biraz daha hasar alıyor ve bir noktada da bitiyor. Genç yetenek olarak ortaya çıkıp erken yaşta sporu bırakan yüzlerce örneği bu açıdan da düşünebiliriz.
İçsel motivasyonsa sonuçlardan bağımsız sadece o aktiviteyi yapmaya ya da o aktiviteyi yapıyor olmanın bendeki anlamsal karşılığına duyduğum motivasyon. Elbette birtakım sonuç hedeflerim var, rekabetçiyim, ama bu rekabet döngüsünün kazananı olmaktan değil de içinde olmaktan keyif alıyorsam bu benim için sonuçtan bağımsız ekstra bir kaynak. Sadece başkasından daha iyi olmaktan değil, kendi potansiyelimle yarışmaktan keyif alıyorsam bir ekstra kaynak daha.
Ve en önemlisi, ne başkasıyla ne de kendimle rekabetçi olamadığım bir zamanda sadece yaptığım işten zevk alıyorsam, en değerli kaynak da burada. Akış anları, tam da bu kaynağın beslendiği, kişinin sonuçlardan bağımsız yaptığı işle bir olduğu ve tam da bu yüzden yaratıcı ve özgür olabildiği anlar.
Dış motivasyonun ağır bastığı zamanlarda bu ödüle ulaşamamak kadar, en yüksek dozda ulaşmış olmanın da benzer bir sonuca gittiğini görebiliyoruz. Olimpiyatlara katılmak bir sporcunun kendine koyabileceği en yüksek hedeflerden biri belki de. Ve bu hedefini gerçekleştiren birçok sporcu olimpiyatlar sonrasında ağır depresyon geçiriyor. Bu durum o kadar yaygın ki literatürde “olimpiyat sonrası depresyonu” diye bir alan var ve IOC (yani uluslarası olimpiyat komitesi) bu konuda ciddi çalışmalar yapmaya başladı. Üstelik bu durum olimpiyat başarısından da bağımsız. Tarihin en başarılı olimpik sporcusu Michael Phelps olimpiyat sonrası depresyonuyla yoğun mücadele vermiş ve bu alandaki farkındalıkla ilgili birçok çalışma yapmış bir sporcu. Bu konu ilginizi çekiyorsa podcastin Olimpiyat Sonrası Depresyonu bölümüne de bir göz atmanızı öneririm.
Diğer tarafta Mondo Duplantis gibi bir fenomen de var. Geçtiğimiz Olimpiyatların belki de en çok konuşulan sporcusu ve hala bizi hakkında konuşmaya mecbur bırakan bir sırıkla atlamacı. Duplantis son 11 dünya rekorunun sahibi, 2024 olimpiyat finalinde en yakın rakibinden 30 cm daha yüksek atlayarak 6.25le yeni bir dünya rekoru kırmıştı. O zamandan beri 2 yeni rekor daha kırarak 6.27’ye yükseltti çıtayı. Duplantis 2020’de 6.17 ile dünya rekorunu ilk kez kırdığından beri bir rakibi yok. Dünya şampiyonu, olimpiyat şampiyonu ve 25 yaşında sırıkla atlama sporunun kendisinden bile daha popüler. Ulaşabileceği daha üst bir mertebe yok ama kendi rekabet tanımını yaparak, kendi potansiyelini zorlayarak rekorlar kırmaya devam ediyor.
Bunu yapabilmenin tek koşulunun da içsel motivasyona sahip olmak olduğunu düşünüyorum. Başarıyı da başarısızlığı da taşıyabilmek sonuçlardan bağımsız yapılan işe duyulan sevgiyi, yaptığın işle bir olabilmeyi ve kendinle rekabet edebilme becerisini gerektiriyor. Akış deneyimini yaşamanın da sürdürülebilir performansa dokunduğu en kritik nokta burası.




Yorumlar